Sure sec
EN'ÂM-39 Tefsiri

EN'ÂM Suresi 39. Ayet-i Kerime Tefsiri

EN'ÂM-39 Kuran Meali ve Açıklamalı Tefsiri: Burada açık bir hüviyette iki tür insan görüyoruz: Dalâlette olanlar, hidayette olanlar. Dalâlette olanlar, kör, sağır ve dilsiz olanlardır. Allahû Tealâ, gözlerinde hicab-ı mesture olup o gizli p...
share on facebook  tweet  share on google  print  

EN'ÂM Suresi Âyet - 39 Tefsiri

 

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ مَن يَشَإِ اللّهُ يُضْلِلْهُ وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ summun ve bukmun fîz zulumât(zulumâti), men yeşâillâhu yudlilhu, ve men yeşe’ yec’alhu alâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde sağırdırlar, dilsizdirler. Allah (dilediğini) kimi dilerse onu dalâlette bırakır. Ve kimi dilerse onu, Sıratı Mustakîm (Allah'a ulaştıran yol) üzerinde kılar.

1.ve ellezîne: ve o kimseler, onlar, ...olanlar
2.kezzebû: yalanladılar
3.bi âyâti-nâ: âyetlerimizi
4.summun: sağırdır
5.ve bukmun: ve dilsizdir
6.fî ez zulumâti: karanlıklar içinde
7.men yeşâi: dilediğini, kim(i) dilerse
8.allâhu: Allah
9.yudlil-hu: onu dalâlette bırakır
10.ve men: ve kim(i)
11.yeşe': dilerse
12.yec'al-hu: onu kılar, yapar
13.alâ: üzerinde
14.sırâtın mustakîmin: Sıratı Mustakîm (Allah'a ulaştıran yol)
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Burada açık bir hüviyette iki tür insan görüyoruz: Dalâlette olanlar, hidayette olanlar. Dalâlette olanlar, kör, sağır ve dilsiz olanlardır. Allahû Tealâ, gözlerinde hicab-ı mesture olup o gizli perde sebebiyle göremeyen, kulakları normal olarak duyduğu halde vakra sebebiyle işitemeyen insanlardan bahsetmektedir. Onlar irşada müteallik hususları işitemez, mânâsına varamazlar. Mürşide (Allah'ın Resûl'üne) baktıkları zaman, o Resûl'ü, Resûl olarak kabul etmezler. Kendileri gibi alelâde bir insan olarak kabul ederler. Hatta ona hakaret ederler, her türlü kötülüğü yapmaya her zaman hazırlardır. Öyleyse onlar, sağırlar, dilsizler, körler... Ve bunların müşterek vasıfları olan ölüler...

Allahû Tealâ, ölülerin işitemeyeceğini, davete sadece işitenlerin icabet edeceğini, işitemeyenlerin de ölüler olduğunu buyuruyor.

6/EN'ÂM-36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).
(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra O'na döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)
Bunlar gözlerinde hicab-ı mesture, kulaklarında vakra, kalplerinde ekinnet olanlardır. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah derhal onu işitir, bilir ve görür. Derhal o kişinin gözündeki hicab-ı mestureyi alır; o kişi mürşidi, "mürşid" olarak görmeye başlar. Kulaklarındaki vakrayı alır; o kişi irşada müteallik olan şeyleri işitir ve bir an evvel tâbî olmak için Allah'ın mürşidine ulaşmaya çalışır.

Allahû Tealâ kalbindeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar. Kişi irşad makamının söylediği, irşada müteallik şeyleri sadece işitip mânâsına varmakla kalmaz, kalbine indirir ve onları idrak eder. O zaman kişi artık dirilmiştir. (En'âm-36 ile Câsiye-23 arasında illiyet rabıtası vardır.)

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
(En'âm-36 ve 39 ile İsrâ-45 ve 46 arasında da illiyet rabıtası vardır.)

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.
Her âyet, bir başka cepheden yeni bir şey ilâve eder ve daha başka cephelerden de olayın görülmesini sağlar.

Allah kimi dilerse onu dalâlette bırakır. Onlar ölüdürler, ölüler aynen ölü olarak kalırlar. Ama Allah kimi de dilerse onu Sıratı Mustakîm'e ulaştırır, ruhunu Allah'a ulaştırır, onu ölü olmaktan kurtarıp hayata getirir. Bu, Allah'ın yolundaki bir hayatın başlangıcıdır. "Ölü olmak", ruhun vücuttan ayrılmasıyla noktalanır. Burada yeni bir hayat başlar ve devam eder.

Öyleyse kimler dalâlettedir? Kör, sağır ve dilsizlerin hepsi dalâlettedir.

Kimler hidayettedir? Kalp gözlerindeki hicab-ı mestureyi, kulaklarındaki vakrayı, kalplerindeki ekinneti Allah kimlerden alırsa işte onlar hidayet üzere olanlardır. Ve Allahû Tealâ'nın verdiği 12 ihsanla kişi kör, sağır ve dilsiz olmaktan kurtulur; görmeye, işitmeye, idrak etmeye başlar ve konuştuğu zaman da "Allah'ın dili" olarak vasıflandırdığı insanların konuştukları gibi konuşur.

İnsanlar, Allahû Tealâ "Allah kimi dilerse"yi ne zaman kullanırsa, “Allahû Tealâ'ya ulaşmayacak bir kişi de olsa Allah onun Kendisine ulaşmasını istediği için o kişi mutlaka Allah'a ulaşacaktır.” şeklinde düşünürler. “Allah'a ulaşacak bir talebin sahibi bile olsa kişi Allah istemezse o kişi asla Allah'a ulaşmayacaktır.” diye farklı bir yoruma gidenler de vardır.

Dikkat edin Allahû Tealâ kişilerin kendi iradelerinden bekler sonuçları. Eğer bir insan Allah'a ulaşmayı dilemezse onun gideceği yer cehennemdir.

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Eğer bir kişi Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onu Kendisine ulaştırmayı garanti ediyorsa, kişisel irade (cüz'i irade) ile Allah'ın iradesi arasında mutlak bir beraberlik söz konusudur. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah'ın verdiği bir söz var; onu mutlaka Kendisine ve cennetine ulaştıracak. Öyleyse Allahû Tealâ sadece Allah'a ulaşmayı dileyen kişiyi cennetine ulaştırır ve sadece bu insanı dalâletten hidayete alır. Dilemeyen bir kişiyi, “O dilemese de ben onu cennetime alırım.” diye, Allahû Tealâ cennetine almaz. Aksine onu cehenneme göndereceğine dair kesin işaretler koymuştur Kur'ân-ı Kerim'e.

Öyleyse kulun talebini Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de temel veri olarak kabul eder ve talep varsa kişisel yardımını onun üzerine odaklar. Allah'ın iradi yapısı, Allah'a ulaşmayı dileyen bir kul için mutlaka onu Kendisine ulaştıracak şekilde tecelli eder. Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes için, onu Kendisine ulaştırmayacak şekilde oluşur ve bu sebeple insanlar kendi diledikleri ile cehenneme girerler. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onun yardımcısıdır, mutlaka onu Kendisine ve cennetine ulaştırır. Kim de Allah'a ulaşmayı dilemezse, Allah ondan razı değildir, onun yardımcısı da değildir. Ayrıca, mürşidler de yardımcısı değildir ve onu kurtarabilecek kimse yoktur. Kişi Allah'a ulaşmayı dilemedikçe hiç kimse onu kurtaramaz, Allah kurtarabilecek durumdadır, ancak koyduğu kanunlar gereğince O da kurtarmaz.

Allah'ın bir adı "El Adl", bir adı "El Hakk" tır. Hak ve adalet Allah'ın birer terazisiyse, o te-raziye göre Allah'a ulaşmayı dilemeyen insanları kurtarması mümkün değildir. Öyleyse "Kimi dilerse onu dalâlette bırakır." sözündeki "dalâletteki insanlar", Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Dilemedikleri için mürşidlerine hiçbir zaman ulaşamayacak olanlardır.

Allahû Tealâ, 10 tane âyet-i kerime ile “Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin mürşidlerine ulaşması hiçbir zaman söz konusu olamayacağı için, herhangibir mürşide ulaşsalar da, ihsan la ulaşmış olmadıkları için kurtuluşlarının mümkün olmaması hasebiyle, insanların dalâlette kaldığını” söylüyor.

1)
28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.
2)
20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”
3)
18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
4)
45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
5)
62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.
6)
3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
7)
46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.
8)
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
9)
39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâhi, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.
10)
7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).
Ve Allahû Tealâ, Sıratı Mustakîm'in üzerinde olanların dalâlette olmayanlar olduğunu buyuruyor. Fâtiha Suresinde: “Bizi mürşidimize ulaştıracak olan yardımı yalnız Senden dileriz. Bize mürşidimizi göstererek, ona tâbî olmamızı temin et ve bizi böylece Sıratı Mustakîm'e ulaştır. O yol ki başlarının üzerinde ni'met olanların yoludur. Kendilerine gadap duyulan insanlar ve dalâlette olanlar da Sıratı Mustakîm'in üzerinde bulunamazlar.” diyoruz.

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
1/FÂTİHA-6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).
1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
Allahû Tealâ, insanların başlarının üzerinde oluşan devrin imamının ruhu olan, bu ni'meti nasıl verdiğini açıklıyor.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Dalâlette olanların Sıratı Mustakîm'in üzerinde bulunmadığı bu âyette de kesinlik kazanmaktadır.

İki ayrı grup insan:
  1. Dalâlette olanlar, gidecekleri yer cehennem olanlar.
  2. Sıratı Mustakîm'in üzerinde olanlar, gidecekleri yer Allah'ın cenneti olanlar.
close tefsir menu

EN'ÂM Suresi Tefsiri

EN'ÂM Suresi için tefsir sayfalarına ve âyet kelime sözlüğüne ulaşmak istediğiniz âyeti seçiniz.
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165
close tefsir menu
Sponsor Bağlantı
Neden sponsor bağlantı var?
Çünkü KuranTefsiri.com aylık iki milyondan fazla ziyaretçiye hizmet sunuyor. Bu ziyaretleri kesintisiz ve yüksek hızda karşılayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz çok yüksek bant genişliği (bandwidth) nedeniyle KuranTefsiri.com artık bağımsız bir web sunucusunda çalışıyor.
Online sipariş verebilirsiniz
Kuran Tefsiri
İmam İskender Ali Mihr'e ait Kur'ân-ı Kerim Lafz-ı ve Ruhu isimli 19 cilt 8536 sayfadan oluşan Kuran Tefsirini Mihr Yayınları adresimizden online olarak sipariş verebilirsiniz.