Sure sec
EN'ÂM-164 Tefsiri

EN'ÂM Suresi 164. Ayet-i Kerime Tefsiri

EN'ÂM-164 Kuran Meali ve Açıklamalı Tefsiri: Peygamber Efendimiz (S.A.V) putperestlerle, kâfirlerle devamlı mücâdele halindedir. Onlar, nasıl Allah'tan başka bir şeyleri kendilerine Rab ediniyorlarsa, put ediniyorlarsa, Allahû Tealâ da Peyga...
share on facebook  tweet  share on google  print  

EN'ÂM Suresi Âyet - 164 Tefsiri

 

قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلاَّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

Kul e gayrallâhi ebgî rabben ve huve rabbu kulli şey’in, ve lâ teksibu kullu nefsin illâ aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum fe yunebbiukum bimâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).

“O herşeyin Rabbi iken, Allah’tan başka Rab mı isteyeyim?” de. Bütün nefsler, kendisine ait olandan başkasını kazanmaz. Ve bir günahkâr, başkasının günahını (yükünü) taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O zaman, hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecek.

1.kul: de, söyle
2.e gayrallâhi (e gayra allâhi): Allah'tan başka mı?
3.ebgî: arayayım, isteyeyim
4.rabben: bir Rab
5.ve huve: ve O
6.rabbu: Rab
7.kulli şey'in: herşey
8.ve lâ teksibu: ve kazanmaz
9.kullu: hepsi, bütün
10.nefsin: bir nefs, kişi
11.illâ: ancak, hariç, ...'den başka
12.aleyhâ: ona, kendisine
13.ve lâ teziru: ve (yük) yüklenmezler, taşımazlar
14.vâziratun: yükü taşıyan, günahkâr
15.vizra: ağırlık, yük, günah
16.uhrâ: diğeri, başka biri, başkası
17.summe: sonra
18.ilâ rabbi-kum: Rabbinize
19.merciu-kum: sizin dönüşünüz
20.fe yunebbiu-kum: o zaman, size haber verecek
21.bi-mâ: şeyleri
22.kuntum: siz oldunuz
23.fîhi: onun hakkında
24.tahtelifûne: ihtilâfa düştünüz, anlaşmazlığa düştünüz
AÇIKLAMA

Bismillâhirrahmânirrahîm
Peygamber Efendimiz (S.A.V) putperestlerle, kâfirlerle devamlı mücâdele halindedir. Onlar, nasıl Allah'tan başka bir şeyleri kendilerine Rab ediniyorlarsa, put ediniyorlarsa, Allahû Tealâ da Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in: “Ben de sizin gibi Allah'tan başka put mu arayayım? O Allah, herşeyin Rabbi iken Allah'tan başka Rab mı edineyim? O sizin de Rabbiniz benim de Rabbim ve Allah'tan başka ilâh yoktur, başka bir tanrı söz konusu değildir. Benim de sizin yaptığınız hatalara düşmemi mi istiyorsunuz?” demesini söylüyor.

Hayatınızın her saniyesinde ya derecat kaybedersiniz ya da kazanırsınız. Bir insan: “Ben şu anda ibadet etmiyorum, derecat kazanmıyorum ama kimseye de bir kötülüğüm yok. Öyleyse derecat kaybetmiyorum.” diyemez. Çünkü Allahû Tealâ daimî zikri üzerinize farz kılmıştır.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
Eğer zikretmiyorsanız, kimseye zarar vermeseniz de zikretmediğiniz taktirde devamlı derecat kaybedersiniz yani kendinize zarar verirsiniz.

Zaman, bir hazine olarak her an sarfettiğiniz bir kaynaktır. Allah'ın en kıymetli hazinesidir. Ve eğer o zamanı zikirsiz geçiriyorsanız, devamlı derecat kaybedersiniz. Her saniye bir tek derecat, çok az bir kayıptır ama devamlı kaybedilir. Ve Allahû Tealâ için namaz kılmak, oruç tutmak gibi kendinizle Allah arasında bir iş yaparsanız, derecat kazanırsınız, iktisab edersiniz. Kazandığınız derecatı sadece siz kazanırsınız. Sizin kazandığınız derecatı (size aitse), başkası kazanmaz.

Allahû Tealâ'nın kazanmaktan muradı aynı zamanda negatif istikamettedir. Negatif derecelerin kazanılması söz konusudur. Herkes sadece kendi derecatını kazanır, kendi yaptıklarının karşılığını kazanır. Kimse başkasının yükünü taşımaz. Bazı insanlar: “Korkma sen bu günahı işle, ben senin günahını yükleneyim.” derler. Ama hiç kimse bu standartlar içinde kimsenin günahını yüklenmez!

Bir insanın kazandığı derecatın kendisine ait olması; kendisiyle ya da başka biri ile ilişkili bir fiil işlediğinde de geçerlidir. Başka birisine iyilik ettiniz, onu mutlu eden bir davranışta bulundunuz, gene derecat kazandınız, Allah için bir hizmette bulundunuz başkasına, onun Allah yolunda mutlu olmasını sağladınız, onun ruhunun istikametinde ona bir fayda sağladınız, bir mutluluğu yaşamasına sebebiyet verdiniz, o zaman da gene derecat kazanırsınız. O hizmeti yaptığınız kişi ise sizin ona yaptığınız iyilik sebebiyle derecat kazanmaz ve kaybetmez. Ama yaptığınız şeyin mutluluğunu yaşar.

Kendinizle Allah arasındaki ilişkide Allah'ın bir emrini yapmadığınızda derecat kaybedersiniz. Sizin kaybettiğiniz derecatı (Allah ile olan ilişkilerinizde ne namaz kılmadığınız için, ne de oruç tutmadığınız için) başka birisi kaybetmez. Böyle bir şey mümkün değildir. Demek ki; Allah ile olan ilişkileriniz istikametinde, derecat kaybettiğiniz zaman başka hiç kimse sizin sebebinizle derecat kaybetmez.

Başkalarıyla alâkalı işlerde bir başkasına kötülük yaptığınız zaman derecat kaybedersiniz. Burada farklı bir olayla karşı karşıyasınız, kul hakkı doğmuştur. Kaybettiğiniz derecatı zulüm yaptığınız kişi kazanır. Bu söylediğimle bu iki âyeti birbirine karıştırmayın. Allahû Tealâ: “Hiç kimse kimsenin kazandığını kazanmaz, kaybettiğini kaybetmez.” diyor. Ama kul hakkı doğduysa gene bu âyetlere uygun olarak birisi kaybeder, öteki onun kaybettiğini kazanır. Yani kaybettiğini kaybetmez, kazandığını kazanmaz ama kaybettiğini kazanabilir.

Öyleyse kim bir başkasına zulüm yaparsa, zulüm yapan kişi, mutlaka başkasına zulüm yaptığı için derecat kaybetmiştir. Aynı zamanda derecat kaybettiği için kendisine de zulmetmiştir. Hangi olay derecat kaybetmenizle sonuçlanıyorsa bilin ki; o olayda siz kendinize zulmettiniz. Namaz kılmadınız, oruç tutmadınız, başkasına kötülük ettiniz, hepsi sizin aynı zamanda kendinize zulmettiğinizi gösterir. İşlem, Allah ile aranızdaysa daima, sadece kendinize zulmedersiniz. İşlem, başka birilerine zarar vermeniz hali ise o zaman hem başkasına zulmetmiş olursunuz, hem de siz derecat kaybetmiş olursunuz. Kul hakkı doğduğu için karşı tarafın amel defterinde, zulmettiğiniz kişinin sizin kaybettiğiniz dereceleri kazandığını görürsünüz. Zulmeden kişinin amel defterine, kaybettiği dereceler kırmızı rakamlarla, nâkıs olarak, eksi olarak yazılır. Bu sebeple onun kaybettiği derecatı kazanan zulme uğramış olan mazluma ise o dereceler ilâve edilir. Birinci taraf şerre ulaşmıştır, ikinci taraf hayra ulaşmıştır.

Başkalarına Rabbanî alanda,ruhun istikametinde, Allah yolunda yaptığınız yardımlar için derecat kazanmak geçerlidir. Eğer nefsler söz konusuysa orada derecat kazanamazsınız. Nefsanî davranışınız sebebiyle hem siz derecat kaybedersiniz, hem de karşı taraf nefsanî davranışınızın aynını işlediği için kaybeder. Öyleyse ya ruhunuzun istikametindesiniz Allah'la, ya da nefsinizin istikametindesiniz şeytanla berabersinizdir. Şeytanla beraber olduğunuz zaman şeytanın ülkesindesiniz. Sadece derecat kaybedersiniz. Başkalarının da derecat kaybetmesine sebebiyet verirsiniz. Bir hırsız birisiyle banka soyarsa her ikisi de derecat kaybeder. İnsanlar kötü davranışlarda ortak oldukları bütün olaylarda beraberce derecat kaybederler. Nefsleri doğrultusunda, asla derecat kazanamazlar. Allah yolunda bir hizmete, üç kişi beraber gidiyor ve üçü de yardım ediyorsa, üçü de derecat kazanır. Yardım ettikleri kişi derecat kazanmaz, o da kendisine yapılan hizmetin karşılığında onun mutluluğunu yaşar.

Sadece iki tür olay vardır: "Allah'ın emirleri" ve "Allah'ın nehiyleri". Allah'ın emirlerini yerine getirirseniz, derecat kazanırsınız, yerine getirmezseniz derecat kaybedersiniz. Allah'ın nehiylerini, Allah'ın yasak ettiği fiili işlemezseniz derecat kazanırsınız, işlerseniz derecat kaybedersiniz. Hayatınızın her saniyesi derecat kazanmakla veya kaybetmekle geçer. İşte burada Allahû Tealâ eğer bir insan diyor kendi başına hareket ediyorsa, Allah ile ilişki içerisinde Allah'ın bir emrini yerine getirmiyorsa veya Allah'ın yasak ettiği bir fiili işliyorsa derecat kaybeder. Eğer kendi başınaysa, bu derecatı başka kimse yüklenmez. Eğer bir başka kişi de gene kendi başınaysa Allah'ın emrettiği bir şeyi yerine getiriyorsa, yasak ettiği bir şeyi yapmıyorsa o da her ikisinde de derecat kazanır. Bir başkası birincinin kaybettiği derecatı kaybetmez, kazandığı derecatı da kazanmaz.

Olayların iki taraflı vücuda gelmesi halinde, fiile bir başkası da iştirak halinde ise yani bir insan isteyerek veya istemeyerek bir başkasına zarar verdiyse, zarar gören taraf mutlaka derecat kazanır. Zarar veren taraf eğer bunu bilerek, isteyerek yaptıysa mutlaka derecat kaybeder ve onun kaybettiği derecatı öbür taraf kazanır. Bir insan farkına varmadan bir başka insana zarar verdiyse zarar gören taraf gene derecat kazanır ama zarar veren taraf kasıt olmadığı için kasıtla yapılan bir olaydaki ölçüde derecat kaybetmez. Bu mümkün değildir. Çünkü kiramen kâtibin melekleri hayat filmimizi çekerken, aksiyonlarımızı, davranış biçimlerimizi üç boyutlu olarak filme alırken düşüncelerimizin de filmini alır.

Kıyâmet günü elinizde mizan adlı bir ölçü olacaktır. Şu anda sizin hayat filminizi çeken kiramen kâtibin meleklerinin elinde de aynı mizan vardır. O mizan hayatınızın akışı içerisinde hem düşüncelerinizi, hem de aksiyonlarınızı mutlak bir değerlendirmeye tâbî tutar. Düşünceleriniz yüzde kaç kasıtla hareket ettiğinizi mizana en geniş şekilde aksettirir. Mizan öyle bir kompüter sistemidir ki gördüğü hayat filmlerinizin düşünce ve tatbikat standartlarında olanlardan kastın ölçüsünün ne olduğunu yüzde yüz tespit eder. Bunun mânâsı, verdiği hükmün yüzde yüz doğru olmasıdır. Allahû Tealâ'nın ilahî kompüter sistemi mizan, öyle bir sistemdir ki kâinatta düşünülebilecek olan veya düşünülemiyecek olan her türlü suçu ve güzel davranışı muhtevasına alır. Herbirinin hangi yüzde de kasıt unsuru olması halinde vereceği rakamlar A'dan Z'ye bellidir. Hiçbir yanlışlığı yapması mümkün değildir. Bu sebeple Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'de “Kıyâmet günü hayat mizanınıza, hayat filminize baktığınız zaman size kıl kadar zulmedilmediğini görürsünüz.” diyor. Çünkü mizan, insan değildir. Mizan Allah'ın İlâhî kompüteridir ki hiçbir hata yapması mümkün değildir. Çünkü gördüğünü yorumlarken hissiyata kapılması mümkün olmayan bir varlıktır. Ve orada taammüden yüzde neyi görüyorsa, o kadar taammüd unsuruyla derhal otomatik işlemini yapar. Hayat filmine o rakamı kaydeder, o rakam mutlaka aynı anda bir evvelki rakama ilâve edilir. Böylece son rakam da görülür. Hem o an aldığınız rakam bellidir, hem de daha evvelki rakamlara ilâve ettiğiniz zamanki son rakam bellidir.

Bir taraftan derecat kazanırken, öbür taraftan derecat kaybedebilirsiniz. Namaz kılıyorsunuz ama daimî zikrin sahibi değilsiniz. Namaz boyunca zikir yapmıyorsunuz, zikir yapmadığınız için her saniye bir derecat kaybedersiniz. Ama namazı kılarken, her saniyesinde, kazanacağınız derecenin, Allahû Tealâ size Allah'ın yoluna girmemiş olsanız bile, tâbiiyetiniz olmasa bile on katını verecekti. Öyleyse kazandığınız herşeyle, kaybettiğiniz herşey arasında kesin bir illiyet rabıtası vardır. Namaz kılarken normal şartlar altında iseniz on katını kazanırsınız. Eğer Allah'a doğru yola çıkmış iseniz birinci kata kadar yüz, ikinci katta iki yüz, üçüncü katta üç yüz, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci katlarda yedi yüz katını kazanırsınız. Bir işlem ki; siz Allah yolunda bir iş yaparken, Allahû Tealâ'nın zikrini yapmadığınız için her saniye bir derecat kaybedersiniz ve Allahû Tealâ onu on katına çıkarmaz.

Allahû Tealâ günahlarınızı, kaybettiğiniz dereceleri eşit yazar. Bir derecat kaybettiyseniz amel defterinize o saniye sadece bir derece yazılır. Zikir yapmadan, namaz kılmak size en az on derece kazandırırsa, o on derecenin yüz katını yani bin dereceyi aynı saniyede kazanmış olursunuz. Veya iki yüz, üç yüz, dört yüz, beş yüz, altı yüz, yedi yüz katını yedi bin dereceyi aynı saniye kazanmış olursunuz. Arada büyük bir farklılık vardır. Allah çok sevdiği insan mahlûkunu, ne kadar torpilli kılmıştır. Allahû Tealâ, sizin kayıplarınızı bire bir yazdırır.

Kazançlarınıza gelince en az bire on yazdırır. Ama bire yedi yüze kadar da bunu yükseltir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) ilk cuma hutbesinde: “Ey sahâbe ölmeden evvel ölün ki; Allah size bire yedi yüz katını versin.” buyuruyor. "Ölmeden evvel ölmek" demek; ruhu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak demektir. Böyle bir hususu gerçekleştirdiğiniz zaman ruhunuzun Allah'a ulaşması boyunca bire yüzden başlayarak iki yüz, üç yüz, dört yüz, beş yüz, altı yüz, yedi yüz katını kazanmaya başlarsınız. Birine bir iyilik yaptınız, on derecat kazandınız. Onun üzerine Allahû Tealâ size onu yedi yüzle çarparak neticesini amel defterinize yazdırır. O mizan bunu böyle yapar. Sizi A'dan Z'ye takip eder. Hiçbir hata yapması ihtimali yoktur. Ve siz zikirsizlik sebebiyle bir derecat kaybederken o saniye yedi bin derecat kazanırsınız.

Kıyâmet günü yeniden canlanan insanlar, Mahşer Meydanı'ndan ayrılarak, İndi İlâhi'ye ulaşırlar. İndi İlâhi'de herkesin hayat filmini göreceği bir sistemle bağımlılığı vardır. Ve bağlı oldukları elektronik sistem, onları kendi hayat filmlerini görebilecekleri yere götürür. Hayat filmlerinde doğumlarından ölümlerine kadar hepsini görürler. Ellerindeki mizanla da derecelerini devamlı kontrol etmek yetkisinin sahibidirler. Hayat filmleri boyunca, mizanla hayat filmi arasında en ufak bir farklılık olmadığını, kendilerine kıl kadar zulmedilmediğini, o gün, kıyâmet günü bütün insanlar görürler.

İşte Allahû Tealâ'nın bu âyette “O zaman hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecek” ve başka âyetlerde de: “O zaman size yaptığınız şeyleri haber verecek. Ağzınızı mühürleyeceğiz. Uzuvlarınız yaptıklarınızı gösterecekler, böylece söylemiş olacaklar.” dediği, kazandığınız dereceler ve kaybettiğiniz dereceler olacaktır.

İnsanlar arasındaki dizaynda Allahû Tealâ herkesin farklı bir hayat filminin olduğunu, kazandığı derecelerin orada kendisine ait olarak kazanılmış olduğunu, kaybettiği derecelerin orada kendisine ait kaybedilmiş dereceler olduğunu ve hiç kimsenin bir insanın kendisiyle Allah arasındaki ilişkilerde başka birisine bir derecat yüklemesinin veya kendisinin başka birinden derecat yüklenmesinin mümkün olmadığını buyuruyor. Ama başka insanlara zarar vermişseniz nefsinizle, onları zarardîde etmişseniz, o zaman derecat kaybedersiniz. Kaybettiğiniz derecatı da onlar kazanır. Böylece insanlar arasında bir derecat bağlantısı kaybedenden kazanana bir ulaşma söz konusu olur.

Allahû Tealâ'nın "Hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri o zaman size haber vermesi" söz konusudur. Kur'ân-ı Kerim, bütün mukaddes kitapların sonuncusudur. Allah'ın peygamberlerine yazdırdığı şeriat kitaplarının sonuncusudur. Kâinatı kıyâmete kadar idare edecek olan, Son Peygamber'e indirilen Son Şeriat Kitabı'dır. Herşeyin gerçek hüviyeti Kur'ân-ı Kerim'de net ve kesin bir biçimde açıklanmıştır. Allah'ın önce kalbinde hayır gördüğü insanları seçtiği, Allah'a ulaşmayı insanlar dilediği taktirde Allah'ın cennetini hakettikleri, yaşarlarsa bu insanların Allahû Tealâ'dan 12 tane ihsan alarak mürşidlerine ulaşacakları, Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin kurtuluşunun mümkün olmadığı, Kur'ân-ı Kerim'de bütünüyle açıklanmıştır.

Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'de yirmi sekiz basamaklık bir dizaynda, insanların Allah'a ulaşmayı dilemelerini, mürşidlerine ulaşmalarını, tövbe etmelerini, (teslimler açısından) 4 hidayete birden başlamalarını (ruhun, vechin, nefsin ve iradenin hidayetine) ve sırasıyla ruhlarını Allah'a ulaştırarak ruhlarını hidayete erdirdiklerini, fizik vücutlarını Allah'a teslim ederek, ahsen kılarak ikinci hidayete ulaştıklarını, nefslerini ahsen kılarak üçüncü hidayete ulaştıklarını, iradelerini Allah'a teslim ettikleri zaman dördüncü hidayete ulaştıklarını anlatıyor. Bu bütün mukaddes kitapların aslıdır. Tevrat'ta da, İncil'de de, Kur'ân-ı Kerim'de de Allahû Tealâ aynı şeyleri, bu esası söylemektedir.

Bu muhteva içerisinde ruhunuzu da, vechinizi de, nefsinizi de, iradenizi de Allah'a teslim etmek mecburiyetindesiniz. Ve Allah'a ulaşmayı dilemezseniz kurtuluşunuz mümkün değildir. İşte Allah'ın bütün mukaddes kitaplara koyduğu esas budur. Âdem (a.s)' dan bugüne kadar da bütün hayatta olan insanların küçük bir kısmı bunları hep yaşamıştır.

Öyleyse ihtilâf nerededir? Allah'a ulaşmayı dilemek konusunda; dilemek isteyenler var, dilemek istemeyenler var, farz olmadığını iddia edenler var, hiç hesaba katmayanlar var.

Mürşide ulaşmak konusunda, mürşidi inkâr eden var, “mürşid yoktur” diyenler var. Ruhun Allah'a ulaşması, için “Ruhun ölmeden evvel Allah'a ulaşması mümkün değildir” diyenler var. Tabii bunun arkasından ne fizik vücudun ne nefsin ne de iradenin Allah'a teslimi diye bir olay insanlar tarafından hem bilinmiyor hem de kabul görmüyor. İşte, herbirisi bir ihtilâf konusudur.

Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın, sahâbenin hayatından verdiği kesitlerde onlar, seçilmişler, Allah'a ulaşmayı dilemişler, mürşidlerine ulaşmışlar, kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlar, ruhlarını, arkasından fizik vücutlarını, arkasından nefslerini ve en sonunda da iradelerini Allah'a teslim etmişler. Allah hepsini farz kılmış, onlar da hepsini yapmışlar, çünkü onlar kitabın bütününe tâbî olmuşlar. İşte ihtilâf, Kitab'ın bütününe tâbî olmamaktan kaynaklanmaktadır.

Allahû Tealâ'nın bütün bu yedi safhadan oluşan dizaynı insanlar tarafından 14 asırda İslâm'ın beş şartına dönüştürülmüştür. “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şehadet getirmek. Bunları yaptınız mı cennetliksiniz” deniyor ama aslını bilmedikleri için doğru söylenmiyor: İşte İslâm'daki ihtilâf, anlaşmazlık. İslâm'ın içindeki ihtilâflardan başka, dışında da ihtilâflar mevcuttur:

İnsanlar birden fazla Allah'a inanıyorlar, üç tane Allah var diyorlar.

Hz. İsa göğe canlı olarak mı, ölü olarak mı kaldırıldı? İslâm, Kur'ân-ı Kerim, canlı olarak kaldırıldığını söylüyor ama hristiyanlar onun çarmıha gerilip öldüğünü, öldükten sonra kaldırıldığını söylüyor.

Allah'ın temel faktörlerinin büyük kitlelerce bütün dînlerde unutuluşunun tabii neticesi olarak insanların arasında ihtilâflar doğmuştur. Bütün ihtilâfların çözümü ise Allah'a aittir. O gün, kıyâmet günü, İndi İlâhi'de hayat filmlerimizin yanlış olan her safhasında sonuç, doğrular belli olacaktır. İşte bu ihtilâfın neticelerini Allahû Tealâ, kıyâmet gününde bütün insanlara orada anlatacaktır. Yaptıklarıyla doğruları göstererek, nerelerde, hangi noktalarda, ne hatalar yaptıklarını insanlara açık bir şekilde gösterecektir.
close tefsir menu

EN'ÂM Suresi Tefsiri

EN'ÂM Suresi için tefsir sayfalarına ve âyet kelime sözlüğüne ulaşmak istediğiniz âyeti seçiniz.
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165
close tefsir menu
Sponsor Bağlantı
Neden sponsor bağlantı var?
Çünkü KuranTefsiri.com aylık iki milyondan fazla ziyaretçiye hizmet sunuyor. Bu ziyaretleri kesintisiz ve yüksek hızda karşılayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz çok yüksek bant genişliği (bandwidth) nedeniyle KuranTefsiri.com artık bağımsız bir web sunucusunda çalışıyor.
Online sipariş verebilirsiniz
Kuran Tefsiri
İmam İskender Ali Mihr'e ait Kur'ân-ı Kerim Lafz-ı ve Ruhu isimli 19 cilt 8536 sayfadan oluşan Kuran Tefsirini Mihr Yayınları adresimizden online olarak sipariş verebilirsiniz.